İnsanın bilincindeki gelişme, o insanın edindiği bilgilerin soyut bir düzlemde üst üste konularak biriktirilmesi yolu ile oluşmuyor.
Tam tersine… Bireysel bilinç gelişmesi, o insanın sosyal konumu, sınıfsal durumunun belirlediği kültürel ve ekonomik taleplerinin doğrultusunda [kendiliğinden] oluşuyor.
Bir başka deyişle, bilinçlenmenin doğrultusu ve ölçüsü, o kişinin özgür iradesinin seçiminden doğmuyor… Sosyal ve ekonomik nedenselliklerin zorunlu sonuçları, bilinçlenmenin düzeyini ve niteliğini oluşturuyor.
Bu teorik söylemi pratiğe uyguladığımız zaman ortaya çıkan sonuç düşündürücüdür… Ülkemizin içinde bulunduğu koşullar, sözünü ettiğimiz bu bilinçlenme sürecinin gerekli kıldığı tüm nitelik ve nicelikleri bağrında barındırmaktadır.
Türkiye, Cumhuriyet’e de, hukuk Devleti ilkesine de, çağdaş uygarlık düzeyinin kültürel ortamına da, yukarıdan aşağıya ve en önemlisi, bu değer ve ideallerin bedelini ödemeden erişmiştir…
Atatürk Devrimleri’nin getirdiği hızlı gelişme süreci, halkın kolektif iradesinden kaynaklanan talepler sonucunda değil; Mustafa Kemal Paşa’nın bireysel dehası ile yarattığı, toplumun gelişme çizgisini hızlandırıcı sıçramalar neticesinde topluma kazandırılmıştır…
Türkiye halkı, soruyu sormadığı için, cevabın niteliksel değerini tam olarak kavrayamamış ve en önemlisi de, devrimler yolu ile ulaştırılmış bulunduğu uygarlık sürecinin bedelini ödememiştir…
Toplumumuzun bugün yaşamakta olduğu çalkantılı problemlerin en önemli nedenlerinden birisi de budur.
Kurtuluş Savaşı’nı yöneten o günün Millet Meclisi, yapılan oylamada Cumhuriyet’i çok az bir oy farkı ile kabul etmiştir…
Bugün yaşanan Cumhuriyet karşıtlığının temeldeki nedenlerden belki de en önemlisi, azınlıkta kalan bu azımsanmaması gereken kalabalığın, toplumumuzun damarları içinde yaşantılarını sürdürmeye devam eden uzantılarının bugünü şekillendirmede üstlenmiş bulundukları rolleridir…
Gerçek devrimler, toplumlara kültürel sıçramalar yaptıran ciddi ve önemli ameliyatlardır…
Bu operasyonların ameliyat sonrası komplikasyonları ve özel itina gösterilmesi gereken bir “nekahet” süreci dikkate alınmalı ve önemsenmelidir.
Gerçek toplumsal devrimlerin “sürekli olma” nitelikleri bu noktada önem kazanmaktadır. Devrim, süreklilik niteliğini yitirmeyecektir ki, ameliyat sonrası ortaya çıkabilecek geri dönüş hamlelerine göğüs gerebilsin…
Ameliyat sonrası rejimin gerekli kıldığı atılımları hafife alan ve önlemleri almayan bir toplum, devrimin tersine dönmesine, suların nehrin kaynağına doğru akmasına ve sonuç olarak da, karşı devrimin topluma egemen olmasına neden olur.
Gerçek bir devrim, süreklilik niteliğinden -asla- koparılmamalıdır… Kopartılmasına izin verilmemelidir.
Ülkemizde olan ise, Atatürk Devrimleri’nin, özellikle 1950’lerden başlayarak tersine çevrilmesi ve karşı devrim sürecinin toplumun sinir uçlarına kadar ulaşmış ve yerleşmiş olmasıdır…
Tam bağımsızlık ilkesi, emperyalizmin, kendi güdümünde geliştirdiği siyasal İslam ile giriştiği işbirliği sonucunda her gün biraz da teslimiyetçiliğe ve giderek de, tam bağımlılığa kadar geri götürülebilmiştir.
Ancak bu geri götürmenin panzehiri, yine Tam Bağımsızlık ilkesidir…
Çünkü Türkiye’nin temel meselesi, emperyalizmin ekonomik, sosyal ve kültürel saldırıları karşısında tam bağımsızlığın yeniden inşasıdır…
[Bu sayfa 164 kez görüntülendi.]
Faruk HAKSAL TARAFINDAN YAZILMIŞ DİĞER KÖŞE YAZILARI