“Kuşadası’nda 18 “kaçak” yakalandı”.. Böyle yazıyor gazete.
Haberi okuyan eşimin yüzüne, alık bir gülümsemeyle bakıp,
-Nereden kaçıyorlarmış, diye soruyorum.
Bu kez aynı çehreyle karım benim yüzüme bakıyor.
Utanıyorum!
18 kaçak Kuşadası’nda, 36 kaçak Ayvalık’ta, 56 kaçak ise, Çeşme’de yakalanıyor…
Yakalanmayanların bir kısmı denizde boğuluyor; bütün bu badireleri atlayanlar ise, kaçmaya çalıştıkları limana varıyorlar…
Duruyorum!
Ve eşimin alık alık yüzüne bakarak sorduğum soruyu, bu kez ciddi bir yüzle bir kez daha soruyorum;
-Nereden kaçıyorlar?..
Kaçtıkları yeri belirleyen en önemli kanıt, kaçakların milliyetleri, kökenleri…
Filistin’den kaçıyor en büyük çoğunluk.
Daha geniş yelpaze ise, Orta-Doğu.
Kendi ülkelerini yaşanmayacak bir konuma sokan emperyalist ülkelerin kendi ülkelerine kaçıyorlar bu insanlar…
Ölümü kolaylıkla göze alabiliyorlar; çünkü, yaşadıkları hayat içinde ölüm onlara o kadar yakın ki… Vız geliyor onlara ölüm korkusu.
Ölüm onlara çok yakın; ama umut uzak.
Onlar uzak olan umuda doğru çıktıkları yolculuk boyunca sırtlarına yapışan ölüm riski, zindan riski onları durdurmuyor; durduramıyor…
Bir kediyi kıstırdığınızda yapmayacağı şey yoktur…
Bir insanın ise, kıstırılsın ya da kıstırılmasın bir kediden hiç mi hiç farkı yoktur.
Hayatı çekilmez kılan koşullardır bu noktada sorgulanması gereken şey.
Bu koşulları yaratanların suçudur yargılanması gereken…
Düşünün bir kez… Bir insan, eşi, çoluğu çocuğu ile birlikte sonu belirsiz, ciddi risklerle sarmal olmuş, tehlikeli böyle bir amansız yolculuğa nasıl çıkar?.. Tüm hayatını bütünü iyel değiştirecek [ve belki de yok edecek] böyle bir kararı nasıl alır?
İnsanın, böyle bir kararı, gözü kırpmadan alabilmesi için ya gözünün dönmüş ya da sıfırı tüketmiş olması gerekir.
Hem de sadece kendisini ilgilendiren bir karar da değil bu… Çoluk çocuğu, eşi ve tüm ailesi ile birlikte ve onlar adına böyle bir kararı alabilmek için hayatın sizi iyice kıstırması gerekir. Kaçacak, kaytaracak bir tek deliğinizin kalmaması gerekir…
Düşünün, keyfi tıkırında bir insan, basit bir taşınma işini dahi kolay kolay göze alamaz… Oysa bu durum çok farklı, çok vahim… Ve oldukça hazin!
Emperyalizm, canlarına ot tıkayıp, ülkelerini kana buladığı insanların alınlarına “kaçak” damgası vurup, teşhir etmekte ve sonuç olarak da, kendi cehennemlerine geri göndermektedir.
Bu insanlar yargı önünde suç işlemişlerdir; bu doğru…
Ama, emperyalizm çağının bu acıklı gerçeğini suç olarak tanımlayan “tuzu kuru” ülkelerin Parlamentoları, çala-kalem yazdıkları kanun maddelerini aralayıp, [keşke] adaleti görebilme becerisini gösterebilseler…
-Ama, ne gezer…
İşte böyle söylüyor eşim.
Haksız da değil sanıyorum; ne dersiniz?
[Bu sayfa 203 kez görüntülendi.]
Faruk HAKSAL TARAFINDAN YAZILMIŞ DİĞER KÖŞE YAZILARI