“Kendi kaderini tayin hakkı” belki de uygarlığın ta kendisi...
Tek tek insanlar, kişiler ve yurttaşlar kendi kaderlerine sahip çıkıp, O'nu kendi düşünce ve amaçlarına göre yönlendirebiliyorlarsa, kendi kendilerine egemen olabiliyor ve kendilerini yönetebiliyorlar, demektir.
Toplumlar da öyle...
Eğer bir toplum, dış müdahaleler kendisini koruyabiliyor ve “tam bağımsızlığını” tesis edip, koruyabiliyorsa, uygar ve çağdaş bir millet oluyor, demektir.
Kendi kaderine sahip çıkamamak, kendini yönetememekle eş değerlidir.
Kendi kaderine sahip çıkamayan bir insan, kendini yönetmekten acizdir.
Bağımsızlığını kurup, koruyamayan bir ulus da, aynı şekilde, diğer devletlerin egemenliği altına girmek, onların sömürgesi, uydusu, esiri olmak durumundadır.
Bir insan kendi kaderine nasıl sahip olur?..
Düşüncesiyle... Emeği ile…
Hareketlerini, gününü, haftasını, yıllarını ve netice olarak, geleceğini aklı ile yöneterek; toplumun dayatmalarını ve her türlü toplumsal değeri, kendi kişisel bilincinin filitresinden geçirerek yaşamına geçirmesi ile...
Toplumun güdüleri ile kendi bireyliğinin verilerini, toplumsal bilinci içinde birleştirerek ve birbirlerine ekleyerek...
Ve bu alıp vermeler ve iletişim zenginliği içinde geliştirdiği kimliği ve inşa ettiği kişiliği ile hayatını, kendi elleri ve kendi aklı ile birlikte yeniden yapılandırarak ve ortaya çıkan yapıya, bireysel yaşamı içinde, kendi belirlediği rolleri (özgürce) vererek, zenginleşerek, zenginleşerek ve her gelişen an içinde kendi kendini aşarak... kendi kaderine sahip olabilir insan!..
Öyle sırt üstü yatarak, karnını, midesini, göbeğini, baldırlarını, vücudunda neresi varsa, hepsini; tıka basa doldurarak, değil!..
Okuyarak, çalışarak, kol, kafa, kişilik, direnç, dayanıklılık göstererek ve güçlerini toplayarak, geliştirerek ve genleştirerek varılabilir bu menzile... Günü gün ederek, miskinlikler âleminde salâvat getirerek değil...
Toplumlar mı?.. Onlar için de öyle...
Varlıklarını satarak, yabancı çıkarlarının bekçiliği yaparak, üretmeden tüketerek, yetmeyince borca girip, ithal edip, yeniden tüketerek ve sadece tüketerek değil!..
Yabancı şirketlerin ortaklığına soyunarak değil...
Kendi milli devletinin çıkarlarını koruyarak, üreterek, daha çok üreterek, yabancı mallarına karşı kendi sanayiini, kendi ticaretini, kendi ulusal ekonomisini koruyarak, kollayarak ve kurarak… İşte bir ulus, ancak bu kulvarda adım adım ilerleyerek kendi kaderini tayin hakkını kazanabilir.
Kendi çıkarlarını korumaksızın ekonomik tam bağımsızlık elde edilemez.
Ekonomik bağımsızlık olmadan da, siyasi bağımsızlık olamayacağından kelli... İMF'lere, Amerika'lara ve Avrupa Birliği'ne el açıp, göz süzer bir durumda kalırsanız eğer… Sürünmek kaderiniz olur; süründürülmek geleceğiniz!..
Kişiler, toplumların ilk öğeleri, başlangıç ya da çıkış noktalarıdır.
Kişileri sağlıklı olan toplumların, kendileri de sağlıklı olur.
Sağlıklı toplumlarda, sağlıklı kişilerin yetişmesi için gerekli olan sağlıklı koşullar bulunur.
Bu noktadan sonrası, yumurtanın mı tavuktan, tavuğun mu yumurtadan çıkması hikâyesine benzer bir paralellik taşır.
Peki, nereden başlamalı? Ve yapmalı?..
Biz, birer “insan” olduğumuza göre, önce kendimizden işe başlayacağız.
Öncelikle kendimizi, sağlıklı, kendi kaderini tayin hakkına sahip, bilinçli ve kişilikli bir birey yapma mücadelesine adayacağız.
Ancak bu mücadeleyi, bazılarının önünüze koyduğu gibi, bütünüyle kişisel bir platformda sürdürmeyeceğiz.
Çünkü insanın kişiliği, ancak, toplumsal varoluşu içinde gelişir.
Çünkü, insan, toplumsal bir varlıktır.
Kendimizi geliştire geliştire, toplumumuzu onarmaya; o toplumu, kendi kaderini tayin edebilecek, tam bağımsız bir yapılanmaya doğru yükselteceğiz; geliştireceğiz.
Çünkü, çocuklarımıza, torunlarımıza ve kalan ömrümüzde ve kendimize karşı var-olması gereken sorumluluk bilinci, bunu gerektiriyor.
[Bu sayfa 160 kez görüntülendi.]
Faruk HAKSAL TARAFINDAN YAZILMIŞ DİĞER KÖŞE YAZILARI