Sunuş..
Ülkemizin gündemi Haziran ayı başından beri çok yoğun iç siyasi konularla yüklü. Ayın ilk günleri önde gelen siyasi parti liderlerinin meydanlarda yaptıkları seçim mitingleri ve konuşmaları ile dolu dolu geçerken TV kanalları ile gazete sahifelerinde ayrıca özel yetkili bir Ankara Cumhuriyet Başsavcısı Vekili'nce, 12 Eylül 2010 tarihinde yapılmış Halkoylaması sonucu Anayasa da hasıl olan imkanda, 12 Eylül 1980 de yapılmış ''sözüm ona darbe'' nin failleri hakkında sorgulama yapılacağı haberleri yer almış , sonraki günlerde Darbe Hareketının başı zamanın Genel Kurmay Başkanı ( ve ardından Milli Güvenlik Konseyi Başkanı + 7'nci Cumhurbaşkanı)-halen emekli Org. Kenan EVREN 'in ve zamanın Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Tahsin ŞAHİNKAYA'nın ifadelerinin nerede, nasıl alınacağı hakkında bilgiler verilmiş;
Sayın EVREN'in Ankara Merkez Orduevi 'nde alınan ifadesinde yaptığı açıklamalar , avukat tarafından, basına yansıtılmıştır.
Bu açıklamalarda Evren PAŞA 'nın özellikle dönemin olumsuz şartları üzerinde ayrıntılı biçimde durarak iç hizmet kanunu'nun 35. Maddesine dayanarak ülke yönetimine el koyduklarını vurgulanmıştır. Bu açıklamalar o günleri yaşamış olan pek çok kişi tarafından tasvip görmüşse de aksine Harekatı yapanların mutlaka yargılanmaları isteğinde bulunanlar da olmuştur. Bu ikilem günümüzde de devam etmektedir.
12 Haziran 2011 tarihinde yapılan milletvekili genel seçimleri ve sonuçları ülkemiz gündeminde ağırlıklı bir yer almış bulunmakta ise de , özellikle Türk Silahlı Kuvvetleri ile –sözüm ona ''demokrasi adına ''-hesaplaşma hevesini sürdürmek isteyenler halen de çok olduğundan 12 Eylül Döneminin bir valisi olarak , 6 sene önce MÜCADELE'nin 6-7 Ekim 2005 tarihli sayısında ''12 EYLÜL ÜZERİNE ANILAR , DEĞERLENDİRMELER...'', başlığı ile yer almış bir yazımızı bir kere daha okuyucularımızın bilgisine sunmayı arzu ettik.
Takdir gazetemizin değerli yayın yetkililerinin ve okuyucularımızındır.
Şaşılacak şey...
Geride bıraktığımız 12 Eylül günü, 25 sene önce zamanın Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren ile Kuvvet Komutanlarının yaptıkları askeri bir müdahale ile devlet yönetimine el koydukları günün yıldönümü idi. Bu yıldönümü her geçen yıl olumlu-olumsuz hatıralara ve yorumlara vesile olmuştu. Bu yıl da öyle oldu. Bir farkla ki, her geçen gün okuyucunun ilgisini çekmek için olur olmaz konulara baş sahifelerinde yer veren gazetelerimizin "saygın" köşe yazarları 12 Eylül olayını ve faillerini kötülemek için adeta yarışmaya giriştiler. Öylesine ki olayı yaşamamış yurttaşlar gözünde müdahalenin yöneticisi sayın Kenan Evren Paşa'yı, adeta ülkesindeki tüm Yahudi kökenlileri fırınlarda yakmaya koyulmuş bir Hitler, sorgusuz sualsiz insanları ve kurumları toprağa gömen bir Stalin veya 1930'da Parla, mentoyu kapatırken "Bugün demokrasi yalanını merasimle defnediyoruz" diyen Mussolini benzeri bir diktatör görüntüsüne büründürdüler. Ne yazık ki bu karalamaya gazete satışlarını arttırma yarışına girmiş sözde "büyük" gazetelerimiz yanında, şahsen değer verdiğimiz, bazı mahalli gazetelerimiz de yörelerindeki belirgin eğilimlere sahip kimi kuruluşların 12 Eylül'ü kınayan, hatta lanetleyen, bildirilerine yer vermek suretiyle -isteyerek veya istemeyerek- katılmış oldular.
Bu şaşılacak bir şeydi.
Çünkü o günleri yaşayanlar, o günlerin basınını izleyenler hatırlarlar ki 12 Eylül öncesi yurdun, başta Ankara ve İstanbul gibi merkezleri olmak üzere pek çok şehrinde her gün çeşitli cinayetler işleniyor; rahmetli Nihat Erim gibi çok değerli devlet adamlarımız veya Gün Sazak gibi bir siyasi partinin mensuplarından olmakla birlikte uzlaşımcı yaklaşım sahibi bakanlar katlediliyor; İstanbul'da Ümraniye'de, İzmir'de, Gültepe'de veya Fatsa'da devlet kolluk kuvvetlerinin giremediği "kurtarılmış bölgeler" yaratılıyor; siyasiler bir yana devletin kolluk kuvveti mensupları ile öğretmenler bile Pol-Bir, Pol-Der gruplaşması içinde bölünmelere uğramış bulunuyorlar;
Sağcı-solcu fraksiyonların bu kanlı çatışmalarının yarattığı fırsattan yararlanmasını iyi bilen Güney-Doğu 'muzdaki etnik ayırımcı grupların elebaşlarından Diyarbakır Belediye Başkanı Mehdi Zana ve yandaşları yöreye batı Anadolu'dan gelecek -onlara göre- misafirlerden pasaport soracaklarını (yani Türkiye'mizden kopup ayrı bir devlet oluşturacaklarını) açıkça beyan edebiliyorlar; Diyarbakır'da yapılan ve çevredeki birlik komutanları ile bölgedeki mülki amirlerle belediye başkanlarının katıldıkları bir toplantıda zamanın Genelkurmay Başkanı Orgeneral Kenan Evren'nin "Hepimiz Türküz...." sözlerine karşılık aynı Mehdi Zana pervasızca "Hayır, siz Türksünüz, biz Kürdüz!" itirazını yapabiliyordu.
Bugün 12 Eylül'ü karalayanlar, "darbeyi" izleyen dönemde binlerce insanın cezaevlerine düştüğü, masum insanların asıldığı, yazar evlerinin baskına uğratılıp kitaplarının yakıldığı, çeşitli gizli mekânlarda insanlara akıl almaz işkencelerin yapıldığı iddiasında bulunurlar. Bu iddialarda kısmen gerçek payı bulunabilir.
Kısmen dedik, çünkü o günlerde İçişleri Bakanlığı'nda bir birimde Genel Müdür ve ardından bir ilimizde (= Tekirdağ'da) vali olarak hizmet görmüş bir kişi olarak gerek Milli Birlik Komitesi'ni oluşturan sözde "Cunta"yı ve emirlerindeki çeşitli kurum ve kuruluşların görevli-yetkililerini yakından tanımak imkanını bulmuştum ve dolayısıyla maksatlı ve abartmalı tasvirlerin gerçeği yansıtmadığını bilecek durumdayım.
Oysa, 12 Eylül öncesinin şu tablosuna bir bakınız:
"Son iki yıllık süre içinde terör 5241 can almış, 14.152 kişinin yaralanmasına veya sakat kalmasına sebep olmuştur."
"Olaylar sırasında meydana gelen maddi ve manevi zararların rakamla ifadesi mümkün değildir. Bombalarla havaya uçurulan binalar, araçlar, tesisler, eğitim yapılamaz hale getirilen veya işgal edilerek anarşist örgütlerin kendi amaçları doğrultusunda kullanılan eğitim kurumlan, çalıştırılmayan fabrika ve işyerleri, yürünemeyen cadde ve sokaklar, girilmeyen mahalle ve kasabalar, kurtarılmış bölgeler... o günlerden hafızalarda kalan acı örneklerdir."
(12 Nisan 1985 tarihinde Yüksek Öğretim Kurumu= YÖK merkez binasında üniversite öğrencilerine verilen Türkiye'de Anarşi ve Terörün Sebepleri ve Hedefleri adlı konferans metinlerinden aktarılmıştır.)
Kişisel gözlemlerimiz
5 Ocak 1978'de Bülent Ecevit Hükümeti kurulduğu zaman, İçişleri Bakanlığı'nda Mahalli İdareler Genel Müdür Vekili bulunuyordum. Bu hükümette, mahalli idarelere verilen önemin işareti olarak, Yerel Yönetim Bakanlığı'da kurulmuş ve Bakanlığımız Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü ile İller Bankası'nın ve Devlet Planlama Teşkilatı'nda mevcut bir şubenin bu bakanlığa devri kararlaştırılmıştı. Genel Müdürlüğümüzün o zaman kadromuzda mevcut 80 memurdan 55 'i ile birlikte, devir işlemi tarafımdan yapıldı.
Ben Bakanlık Müşaviri kadrosu ile Bakanlığımızda kaldım. Ancak Ecevit Hükümeti'nin ömrü 20 ay kadar sürdü ve Sayın Demirel tarafından Ekim 1979'da kurulan hükümette Yerel Yönetimler Bakanlığı'na yer verilmeyip Mahalli İdareler Genel Müdürlüğü'nün yeniden İçişleri Bakanlığı'na bağlanması kararlaştırıldığı için bana da lağvedilmiş bakanlığın bulunduğu binaya gidip "devir teslim-tesellüm" işlemini yapmak görevi verildi.
Kasım ayı başlarıydı. 3-4 "yardımcı" mesai arkadaşımla gittiğimiz zaman bizi, kapıda boy boy Dev-Yol pankartları ile tehditkâr bakışlı kalabalık bir grup karşıladı. Yanımıza hiç kolluk görevlisi almadığımıza içten pişman olmakla beraber, otoriter bir yaklaşımla aralarında koridor açarak makam odasına gidip oturdum. Bu cesaretim, daha önce oraya aktarmış olduğumuz eski memurlarımızı da cesaretlendirdi ve birer ikişer gelip yanımızda yer aldılar. Böylece "adeta işgal edilmiş" bir Bakanlığı kurtarmada "başarılı" olduk.
Sonraki günlerde bu tip anarşistlerin bazı can sıkıcı girişimleri olmadı değil. Mesela birgün akşam tatili yaklaşırken çöp kutularının çoğunda aynı anda yangın başlangıcı oldu.
Zor da olsa önlendi. Bir iki daktilo makinesi kayboldu. (O günlerde televizyon-bilgisayar olmadığı için, eylemciler bildirilerini matbaa baskıları dışında daktilo ile yazıp çoğaltırlardı.)
Ve Ankara'da durum;
İçişleri Bakanlığı'mn bir birimi olan Genel Müdürlüğümüzde biz bile tedirginlik içinde hizmet verirken 1980 yılının bahar aylarından itibaren Ankara'da huzursuzluk gittikçe arttı. Evlerimizden de ister istemez izlendiği gibi geceleri başkent Ankara'da Mamak yöresinde sabaha kadar silah sesleri eksik olmuyordu. Halk akşam saat 8 (20.00) sularından itibaren evlerine çekiliyor; yollar ıssızlaşıyordu. Bazen cadde ve yollara sık sık ses bombalı pankartlar asılıyor ve itibarlı kurumlar patlamalarla taciz ediliyordu. Bunlar büyük tahribat yapmıyor ama büyük korkuya neden oluyordu. Ve gün geçtikçe bu eylemler de artıyordu.
Öylesine ki çok merkezi bir yerde olan Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği binasının önünde güpegündüz patlatılan bombalarla camlar paramparça oluyor; hizmet vermekte olduğumuz binanın yakın çevresinde - 10 .Eylül tarihinde - patlatılan ses bombası sayısı 7'ye ulaşıyor; çeşitli mekanlara ve hatta resmi kurumlar kapılarına aşırı sağ-sol içerikli sloganlar taşıyan bilgiler yapıştırılıyordu. Ve bu çok açık karmaşık ortam içinde bile siyasilerimiz basiret gösterip bir Cumhurbaşkanı seçemiyor veya mantıklı bir koalisyon hükümeti kuramıyordu.
İşte bu şartlarda gerçekleşen 12 Eylül hakkında söylenecek veya yazılacak en özlü tanıtım galiba, deneyimli bir köşe yazarı olan Doğan Heper'in 22 Eylül 2005 tarihli Milliyet Gazetesi'nde yayımlanmış şu görüşünde yer alıyor:
"Eylül ayı olaylarla dolu bir ay.
12 Eylül de onlardan biri.
Askeri müdahale yani.
Peki bu müdahale durup dururken mi oldu?
Şu lafı unutmuyorum: "Müdahale bir süre önce olsaydı Abdi (İpekçi) bey ölmezdi."
Askeri müdahaleyi isteyen halkın çoğunluğu idi.
Her gün memleketin kıymetli evlatları öldürülüyor ve bu cinayetleri kimse durdura-mıyordu.
Memleket sağ-sol olarak ikiye ayrılmıştı.
Polisler öğretmenler bile iki taraftı.
Ve devleti çalıştırması gereken politikacılar bile bölünmüştü.
Medya bölünmüştü, bilim adamları tarafsızlığını kaybetmişti.
Medya dedik de aklıma geldi.
12 Eylül'den sonra Evren'in bir kitabı çıkmıştı: "Ne yazdılar?" diye
Müdahaleden önce, müdahale sırasında ve sonrasında birçok köşe yazarının yazılarının yer aldığı bir kitap.
Bu kitap okunmalı....!"
Son söz:
Sayın Doğan Heper'in dediği gibi, mümkün olsa da herkes o yazılara, o bilgilere ulaşsa...
Ama korkarım ki o dönemi övmek zor; oysa - her şeyde olduğu gibi - kötülemek o kadar kolay ki...
[Bu sayfa 914 kez görüntülendi.]
Fethi AYTAÇ TARAFINDAN YAZILMIŞ DİĞER KÖŞE YAZILARI