YAZARLAR

ANKARA MEKTUBU
Fethi AYTAÇ
Anayasa Mahkemesi'nin türban konusundaki kararını beklerken...
[17-04-2008]
Bugün 26 Mart Çarşamba, Ankara’da soğuk sayılabilecek yağmurlu ve rüzgarlı bir hava var: Biraz üşütücü. Kuşkusuz kimimiz üşürken sıcaklanıp terleyenlerin de bulunması çok muhtemel. Mesela TBMM’nin büyük bir oy çokluğu ile kabul ettiği ve özünde Anayasa’nın 10’uncu maddesinde değişiklik getiren kararı ile ilgili iptal başvurusunu değerlendirme durumunda olan Anayasa Mahkemesi’nin değerli üyeleri gibi.
Bir gerçektir ki bu Yüce Heyet’ten çıkacak karar ne yazık ki -basiretleri tartışılabilir- siyasilerimizin türban lehinde veya aleyhinde olarak ikiye böldüğü toplumumuzun bir kesimini tatmin ve memnun ederken öteki kesiminde kırgınlık ve hatta kızgınlık yaratacak ve karar bu kutuplaşmayı attıracaktır. Çünkü varılacak sonuç karar aslında genç kızlarımızın türbanlı kıyafetleri ile üniversitelerimizde derslere girme ve dolayısıyla öğrenim özgürlüklerini kullanma haklarını teyid veya reddetme niteliğinden çok farklı nitelikte, etkinlikte bir karar olacaktır; daha açıkcası doğrudan doğruya Cumhuriyetin temel değerlerinden olan laiklik ilkesinin zindeleştirilmesi veya ciddi şekilde zedelenmesi sonucunu verecek bir hüküm olacaktır.
Böyle bir karar elbette ki istiareye yatılarak veya “yazı mı tura mı?” atılarak yani tesadüfe bırakılarak, “öyle de olsa böyle de olsa fark etmez” denilerek alınamaz. Aksine değerli üyelerin Cumhuriyet öncesi ve sonrası toplumsal ve siyasi gelişmeleri de hukuk terazisinin kefelerine koyup tartarak karar almaları zorunluluğu vardır.
Sonuç karar şu veya bu yönde nasıl olabilir ki?
Hiç şüphe yok ki konu Yüce Mahkeme'de çok ciddi görüş alışverişine neden olacaktır ve kişisel kanaatimize göre- az farklı bir oy ile sonuçlanacaktır. Sonuç ne olursa olsun bundan toplumumuzun bir kısmı büyük sevinç duyarken aksine öbür kesimi aynı ölçüde büyük üzüntü duyacaktır.
Ama ne yazık ki beğensek de beğenmesek de bu sonuca katlanmak zorundayız.
Keşke toplumumuzun içinde bulunduğu örneğin Güneydoğu kaynaklı, Nevruz bahaneli, etnik ayrılık amaçlı olaylar gibi sorunlarla ciddi şekilde karşı karşıya olduğu bir zamanda “kadınlarımız başlarını örtmeli mi örtmemeli mi?” veya “baş örtülerini öyle mi bağlamalı, şöyle mi bağlamalı?” gibi çok anlamsız bir konuyla böylesine ciddi bir krize sürüklenmese idi! Evet keşke başta Başbakan Recep Tayyip Erdoğan + eşi Emine hanım ailesi ile Abdullah Gül + Hayrünnisa Gül ailesi olmak üzere AKP ile MHP topluluğu ve karşılarında CHP + DSP muhalefeti bu zamansız bilek yarışına girişmeselerdi.
Bu noktaya özellikle parmak basıyoruz. Çünkü bu zıtlaşmanın tohumları Emine hanım'ların, Hayrünnisa hanım'ların başları (ve mantıkları) türban içine hapsedildiği günlerde atılmış, filizlenmiş ve özellikle 22 Temmuz 2007 milletvekili genel seçimlerinden sonra da “çiçeklenmiştir.” Bu gelişme Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanlığına seçilmesi ile de bugünkü görüntüsünü almıştır.
Keşke Emine hanımlar, Hayrünnisa hanımlar (ve beyleri) ile bugün onların safında yer alanlar da Cumhuriyet'in çocukları ve gençleri olarak yetişselerdi. Ve onlarla beraber, bugün seçmen kitlesinin %50'sini oluşturan “vatandaş”lar laiklik-antilaiklik veya ılımlı İslamcılık gibi konuları hiç gündemimize taşınır duruma getirmeselerdi.
Ve keşke T.C. Devleti'nin Cumhurbaşkanının hanımı Hayrünnisa hanım, talihin aileye lütfettiği bu müstesna fırsatı, bir mucize kabul edip sadece toplumun %47'sinin “Baş hanımı=first lady”si değil de tüm toplumun saygı değer “anası” olsaydı.
Ne yazık ki bu büyük fırsat kaçırılmış ve Türkiye'miz, Anayasa Mahkemesi'nin değerli üyeleri gibi, huzursuz gecelere adeta mahkum edilmiştir. Dileriz yanılırız…
Fethi AYTAÇ TARAFINDAN YAZILMIŞ DİĞER KÖŞE YAZILARI