YAZARLAR

ANKARA MEKTUBU
Fethi AYTAÇ
Ezan'ın Türkçe okunması konusunda yapılmasında yarar olabilecek bazı açıklamalar
[17-10-2007]
Bu yazımız biri olumlu, biri olumsuz iki değerlenmeye maruz kaldı.
Olumlu yaklaşım, yazımızın bir örneğinin yayımlandığı Keşan – ÖNDER gazetesinin 26 Eylül tarihli sayısında yer alan, sayın Feyzullah AKTAN’ın, Tanrı her dili bilir ama Türkler arapça bilmez başlıklı ve Demokrat Parti’nin ezanın tekrar arapça okunmasına yönlendirici işlemini eleştiren fıkra-yazı’sında ortaya kondu.
Olumsuz yaklaşım ise, yazımızın keza bir örneğinin yayımlandığı Tekirdağ – YENİ İNAN gazetesinin 2 Ekim tarihli sayısında yer alan, gazete mensuplarından, değerli kardeşim Mustafa ÇETİN’in Ezanın Evrenselliği Üzerine Birkaç Söz başlıklı yazısında karşımıza çıktı.
Sayın M.Çetin’e göre :
“Her ramazan ayında bazı odaklar tarafından dini konularda çeşitli tartışmalar gündeme getirilir. Bazen basın da bu tartışmaları öylesine yansıtır ki, inananları incitici boyutlara taşır.
Hele ki ezanın ve hatta namazda okunun duaların (Kur’an ayetlerinin) Türkçeleştirilmesi düşünceleri bu mübarek ayın vazgeçilmez talebidir (!) bazı çevrelerce.”
Yazar bu girişten sonra, aşağıda özetlediğimiz ve cevaplandırdığımız görüşleri ileri sürmektedir.
M.Çetin’e göre : “ ... Din ve buna bağlı olarak ibadet evrensel bir özellik taşır. Yani bir ulusun meselesi değildir gerek asli yapısı ve gerekse dili ile. İşte bu sebeple ezan ve namazda okunan duaları ulusallaştırma girişimleri pek fazla bir anlam taşımayıp sadece duygusal isteklerin Niçin olmasın ? ihtimali umutlarıdır.
Ezan ise, asli lisanı ile evrensel dediğimiz sınır tanımaz bir ihtişam arzetmektedir.”
Cevap : Din’in ve buna bağlı olarak ibadetin bir ülke sınırlarını aşan özellik taşıdığı doğrudur. Ama gerek asli yapısı, gerekse dili ile ulusun meselesi olmadığı görüşü hiç te doğru değildir. Ulusun meselesi olmasaydı Devlet yapımız içinde bir Diyanet İşleri Başkanlığına ve teşkilatına gerek olur muydu ? Dili ile ulusun meselesi olmasaydı, İstiklal Savaşı’nın ardından Saltanatın ve Hilafetin kaldırılmasını, Medeni Kanunun kabulünü, Türk alfebesi olarak latin alfabesinin kabulü’nü, 1928 yılından itibaren camilerde hutbelerin ve 1932 den itibaren de ezanın türkçe okunması izler miydi ?
Kaldı ki ezan metni Kur’anda veya Peygamberimizin sözlerinde yer alan bir metin olmayıp bir Arap tüccarının kölesi iken müslümanlığı seçmekle azad edilmiş Habeşistanlı Bilal’in bir namaz öncesi bir evin damına çıkıp kendi buluşu ile yaptığı bir namaza çağrı sözleri olduğuna göre “sınır tanımaz ihtişam arzetmesi” ne derece doğrudur?
Unutmayalım ki ezanın etkinliği sözleri kadar okunuşundaki besteye bağlıdır. Sözleri ha arapça olmuş, ha türkçe olmuş hiç farketmez.”
M.Çetin’e göre: “... Namazda okunan Kur’an ayetlerinin Türkçeleştirilmesi ise, hepten abesle iştigal .. Bu istekte ısrar edenler, bir noktada yanıldıklarının farkında değiller. Şöyle ki : Kur’an her ne kadar lisan olarak arapça ve alfabesi de Arap harfleri ise de, anlam ve ilahi mahiyetiyle RABÇA’dır. Yüce Allah’tan Cebrail Aleyhisselam aracılığıyla Peygamber efendimize vahyedilen muhteşem bir lisanı özellik taşır Kur’anı Kerim. Bu sebeple salt Arapça olarak bakılması yanıltıcıdır... İbadette kul, Allah karşısında asliyetiyle okur Kur’an ayetlerini ve ilahi huzurda ruhu doygunluğa ulaşır, yüce yaratıcıya kulluk görevini yaptığı için ..”
Cevap : Bu açıklamalar mantık açısından ne kadar safça, ne kadar temelsiz. Namazda okunan ayetlerin anlamı bilinmedikçe o namazın değeri mi olur ? O zaman namaz bir totem heykelinin karşısında yatıp kalkmaktan farklı bir değer mi taşır ? Namazın ve namazda okunan duanın değeri onun manasını bilmekle doğru orantılıdır. Gerçek abesle oyalanmak, Tanrıdan neyi istediğini veya Tanrıya nasıl bir şükürde bulunduğunu hiç bilmeden namaz kıldığını sanmaktır. Arapça’ya hiç kuşkusuz vakıf olan ATATÜRK’ün dilimizi arapça ve farsçanın istilasından kurtarmak için yaptığı atılımlar, temelde bu yanlış anlayışı (yani Kur’an dilinin Rab’bin dili olduğu yanlışını) düzeltmeğe, yönelik değil miydi ?
M.Çetin’e göre : “Allahü Ekber’in Türkçe karşılığı Tanrı Uludur’muş. Olmaz ..... Tanrı, ilah’ın karşılığıdır. Allah lafı ise yüce yaratıcının tüm esma-ül hüsnasını (güzel isimlerini ve sıfatlarını) bünyesinde barındıran özgün ismidir ..... Dünya müslümanlarının inandığı tek tanrı Allah’tır ve ayrıca Türk’ün tanrısı yoktur.”
Cevap : Allah sözcüğü dilimize, islamiyetin doğuşundan hemen hemen 200 sene sonra, müslümanlığın kabulü ile girmiştir. Ondan önce, Orhun Abidelerinde yer alan yazıtlarda görüldüğü gibi Yer Tanrısı, Gök Tanrısı gibi tanrılara inanç vardı. Yani dilimizde Tanrı sözcüğü vardı ve hemen hemen bugünkü Allah sözcüğü ile eş anlamlı idi. Orta Asyadaki Tanrı Dağlarında olduğu gibi.
Ve ulu sözcüğü de vardı. Anlamı “büyük”ten biraz farklı olarak daha etkili idi : Uludağ’da olduğu gibi.
Gerek Tanrı, gerekse ulu kelimeleri ATATÜRK DEVRİMLERİ sırasında uydurulup benimsenmiş değildir. Bakınız Türkçe şiirin öncülerinden Mehmet Emin Yurdakul 1897 yılında, Selanik’te yayınlanmakta olan Asır gazetesinde yer alan Cenge Giderken .. başlıklı şiirinde bu kelimeleri nasıl yerli yerinde kullanıyor :
“ Ben bir Türküm ; dinim cinsim uludur ;
Sinem, özüm ateş ile doludur ;
İnsan olan vatanın kuludur.
Türk evladı evde durmaz, giderim. ...
Bu topraklar ecdadımın ocağı;
Evrim, köyüm hep bu yerin bucağı;
İşte vatan, işte Tanrı kucağı
Ata yurdun evlat bulmaz giderim.
...
Tanrım şahit, duracağım sözümde;
Milletimin sevgileri özümde;
Vatanımdan başka şey yok gözümde,
Yar yatağın düşman almaz, giderim.”
...
Aynı Mehmet Emin Yurdakul Irkımın Türküsü adlı şiirinde Türkün dine hizmetini bakınız ne güzel anlatıyor :
“Biz o vakur Acem ile Arabın
Medeniyet tahtlarını parlattık;
Muhammed’in getirdiği kitabın
Beklediği bir cihan yarattık”
Hatırlatalım ki; bu yazışmaya konu makalemizde Hafız Yaşar Okur’un anılarından aktardığımız gibi, Allahü Ekber yerine Allah büyüktür sözleri konmak düşünülmüşken Türklerin Allah kelimesi karşılığında Tanrı sözcükleri bulunduğunu Hafız Rıza Efendi hatırlatmış ve bu uyarı üzerine tekbirin sözleri Tanrı Ulu’dur a dönüşmüştür.
M.Çetin’e göre : “.. O mübarek Ezan-ı Muhammedi’yi işiten nice başka din mensupları İslam ile şerefleniyorlar. Bu ihtişamı yaşayan bilir ve buna saygı duymak gerekir beklentimizi dile getirirken yazımızı İstiklal Marşı şairimiz merhum M.Akif Ersoy’un şu mısraları ile bitirelim : “.......................
Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli
Ebedi, yurdumun üstünde benim inlemeli ..”
Cevap : Ezan’ı işiten müslümanların huşu duymalarını anlamak mümkün ise de, aynı durumda başka din mensuplarının islam ile şereflenmesini anlamak ne mümkün ? Geliniz biz de Türkçe ezanın gerçek değerini büyük Türkçü ve Cumhuriyet döneminin dili türkçeleştirme atılımlarının ilham kaynaklarından şair ve yazar – merhum – Ziya Gökalp’ın şu mısraları ile vurgulayalım :
“Bir ülke ki camiinde Türkçe ezan okunur
Köylü anlar manasını namazdaki dua’nın,
Bir ülke ki mektebinde Türkçe Kur’an okunur
Küçük büyük herkes bilir buyruğunu Hüda’nın,
Ey Türk oğlu işte orasıdır senin Vatan’ın ..”
SONUÇ :
Ramazan Duyguları İçinde Bir Özlemimiz başlıklı yazımızda biz toplumumuzun bazı kesimlerinde zaman zaman ortaya atılan bir dileği, ezan’ın arapça yerine öz dilimizle okunması dileğini, iddiasız bir uslüp içinde bir kişisel özlemimiz olarak ta dile getirmiştik.
Aslında bu özlem toplumumuzun laik devlet düzenine ve uygulamasına taraftar kitlelerince de yaşanagelen bir beklentidir. Bir örnek olmak üzere zikredelim ki Anadolu Ajansı’nın bir haberinden esinlenerek 7 veya 8 Ekim tarihli ulusal ölçekli gazatelerde yer aldığına göre, Mudanya Mütarekesi’nin 85 inci yıldönümü vesilesiyle düzenlenen bir Sempozyumda konuşan Bursa-Uludağ Üniversitesi Rektörü Prof.Dr.Mustafa Yurtkuran dinleyicilere dönüp “Ezan yabancı dil olan Arapça ile okunuyor, niye Türkçe okunmuyor ?” diye sormuş; bu soru toplantıya katılanların büyük çoğunluğunca alkışlarla karşılanmış; buna karşılık İlçe Milli Eğitim Müdürü’nün soruya duyduğu kızgınlıkla salondan ayrıldığı görülmüştür.
Bir başka kayda değer haber de şudur :
2 Ekim akşamı basın mensuplarına Diyanet İşleri Başkanlığında iftar yemeği veren Prof.Ali Bardakoğlu, yöneltilen bir soru üzerine, Anayasa’nın din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin zorunlu olmasını öngören 24 üncü maddesinin aynen korunmasında büyük yarar olduğunu, çünkü bu dersin bir kültür ve bilgilendirme dersi olduğunu belirterek bu eğitimden farklı nitelik taşıyan din eğitimi’nin ise mutlaka ve ancak ailelerin, büyüklerin bilgi ve isteğine bağlı olarak verilmesinin gerektiğini, bu eğitimin zorunlu olarak okutulmasının laiklik ilkeleriyle çelişeceğini vurgulamıştır.
Muhterem Başkanın bu açıklaması da, ilk yazımızda onun hakkında öne sürdüğümüz olumlu kanaatimizi teyid etmesi bakımından hatırlatmaya gerçekten değer.
Bu iki örneğin de gösterdiği gibi, ezan’ın türkçe okunması dahil, din eğitimi ile ilgili konular toplumumuzda yeterince bilinçli bir uygulama içinde değildir ve bugün olduğu gibi yakın yarınlarımızda da ülke gündeminde varlığını sürdürecektir.
Not: Bir okuyucu bizden arapça ezanın türkçe okunmasına ilişkin yasal dayanak ile 1950 yılında hangi kanunla arapça okunuşuna dönüş yapıldığını sormuş bulunmaktadır.
Araştırmacı yazar Sami N.ÖZERDİM tarafından hazırlanmış ve 3 üncü baskısı 1996 yılında Çankaya Belediyesi’nce yayınlanmış ATATÜRK DEVRİMİ KRONOLOJİSİ adlı eserde bu konularda şu bilgiler yer almaktadır :
“9 Nisan 1928 – 1222 numaralı Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun Bazı Maddelerini Muadil Kanun ile ;
Kanunun 2 inci maddesindeki “Türkiye Devletinin dini din-i islamdır” kaydı kaldırıldı.
Kanun’un 16 ncı maddesinde yapılan değişiklikle, milletvekillerinin Meclis’te yer alırken ettikleri yeminden “vallahi” sözü çıkarılarak yerine “namusum üzerine söz veririm” sözleri konuldu.
26.maddedeki “ahkam-ı şer’iyenin tenfizi” kaydı çıkarıldı. Ve 38 inci maddede de cumhurbaşkanının yemininde de “vallahi” yerine “namusum üzerine söz veririm” kaydı getirildi.
22 Ocak 1932 – Hafız Yaşar Okur tarafından İstanbul’da Yerebatan camiinde ilk kez Türkçe Kur’an okundu.
18 Temmuz 1932 – Diyanet İşleri Başkanlığından tüm Müftülüklere gönderilen bir genelge yazı ile ezan’ın, birkaç ay içinde Türkçe okunacağı bildirilerek hazırlıklı olunması istendi.
1 Şubat 1933 – (Bursa’da) Ezan’ın Türkçe okunmasına karşı çıkan yobazlar olay çıkardılar.
4 Şubat 1933 – Diyanet İşleri Başkanlığından Müftülüklere gönderilen genelge ile, Ezan’ın mutlaka Türkçe okunması aksi takdirde arapça okuyanlar hakkında ceza uygulanacağı bildirildi. Ve 1941 yılında, 765 sayılı Türk Ceza Kanunu’nda 4005 sayılı Kanunla yapılan değişiklikle arapça ezan okuyanlara ceza verilmesi kabul edildi.
16 Haziran 1950 – Türk Ceza Kanunu’nda değişiklik yapan 5665 sayılı Kanunla, ezan’ın arapça okunmasını da ceza müeyyidesine bağlıyan 526 ncı maddeden “ .. Arapça ezan veya kamet okuyanlar ..” sözleri çıkarılarak Ezan’ın tekrar arapça okunması teşvik edilir oldu. “
Ayrıca, 1925 doğumlu olup önemli bürokratik hizmetlerde ve bir dönem Kırıkkale Belediye Başkanlığında bulunmuş (tanınmış akademisyenlerden Prof.Dr.Tahsin Bekir Balta’nın ailesinden) A.Cevat Balta’nın 2006 yılı sonlarında yayınlanmış SEKSENİNCİ YILIN ÜRÜNLERİ adlı, ülkemizde Demokrasiye Geçişin ve Demokrat Partinin tarihini konu edinen, eserde makalemizde yer verdiğimiz ifadelerle ezanın kanun uyarınca türkçe okunduğu ve 16 Haziran 1950 de arapça okunur hale dönüştürüldüğü anlatılmaktadır.
Fethi AYTAÇ TARAFINDAN YAZILMIŞ DİĞER KÖŞE YAZILARI